Editörlük Kuralları

  1. Sitede porno cinselik dışında herşey yayınlaya bilirsin.Aksi takdirde kullanılıcılıktan silinirsin.
  2. Sitede yayın yapmak istersen ilk önce 'Gmail'a Kayıt Ol' man gerekir.Aksi takdirde siteye editör olamazsın.
  3. Sitede suç unsuru teşkil edecek şeyler yayınlayamazsın Aksi takdrde sistemden atılırsın.
  4. Siteye editör Olmadan Önce Bunları kesinlikle okuman gerekir.
  5. Sitenin hasılatından asla pay alamazsın çünkü sen sadece bir yazarsın.
  6. Siteye yazar olmak için Kabul Ediyorum Butonuna Tıkla.Gelen sayfaya GMAİL adresini yaz ve gönder gönderileriniz en fazla iki gün içinde okunacaktır.
  7. Kabul ediyorum tıkladıktan sonra hotmail ve şifreni gir gelen sayfaya gmail adresini yaz ve gönder.İşte bu kadar kolay editör olmak ilk yüze girmeye bak hemen gönder.

Bunları okuyan herkes kabul etmiş sayılır.

Kabul Ediyorum

Atatürk

codebase="http://fpdownload.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=7,0,0,0"
width="320" height="270" id="test" align="middle">





width="320" height="270"
quality="high"
play="true"
bgColor="#FFFFFF"
wmode="transparent"
type="application/x-shockwave-flash"
pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" />

AYETEL KÜRSI’YI EZBERLEYELİM VE ANLAMINI ÖĞRENELİM

BismillahirrahmanirrahimAllahü la ilahe illa hüve’l-hayyü’l-kayyum. La te’huzuhu sinetun vela nevm. Lehu mafis-semavati ve ma fil-ard. Men ze’I-lezi yeşfe’u indehu illa bi’iznih. yalemü ma beyne eydihim ve ma halfehüm. Ve la yuhitune bişey’in min ilmihi illa bimaşa ‘. Vesia kursıyyuhu’s-semavati ve’l-ard. Vela ye ‘üdühu hıfzuhuma. Vehüve’l-aliyyu’l azim.ANLAMIEsirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla,Allah, ondan başka Tanrı olmayan, kendisi uyuklamayan ve uyumayan, dipdiri, her an yarattıkları gözetip durandır. Göklerde ve yerde olan her şey, ancak onundur. Onun izni olmadan katında şefaat edecek olan kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.Hükümranlığı (hakimiyeti) gökleri ve yeri kaplamıştır; onların korunması ona ağırgelmez; o pek yücedir, pek büyüktür.

. DİNSEL BAĞNAZLIĞIN ZARARLARI

. DİNSEL BAĞNAZLIĞIN ZARARLARI Bağnazlık, bir inanışa, bir düşünceye bilgisizce aşırı ölçüde bağlanıp ondan başkasını düşünmeme anlamına gelir. Bağnaz kişi, kendi düşüncesinden başkasına hayat hakkı tanımayacak kadar aşırılık gösteren kişi demektir. Bu anlamda kullanılan bir diğer kelime de taassuptur.Taassup, ”hoşgörü”den yoksun her türlü düşünce, fikir ve anlayışı içine almaktadır. Bundan dolayı, taassup sahibi kişi kendi anlayışı dışındakilere hak tanımaz. Karşısındakilerin de, en azından kendilerine göre haklı olabileceklerine ihtimal vermez.Taassup sadece din ve inanç konuları için geçerli değildir. Diğer fikir ve düşünceler için de geçerlidir .Taassubun sebebi büyük ölçüde cehalet, yani bilgisizlik olduğuna göre, taassupsuzluğu sağlamanın yolu eğitimden geçmektedir. Bu konuda herkese büyük görevler düşmektedir. Ancak, görevin en önemli kısmı devletin üzerindedir.Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu konuda üzerine düşeni, imkanları çerçevesinde yapmaya çalışmaktadır. Her alanda, okullar açmakta, örgün ve yaygın eğitim imkanları hazırlamaktadır. Devlet, Din konusunda en doğru ve en güvenilir bilgilerin öğrenilmesi ve dini bağnazlığın önlenmesi için imam Hatip Liseleri açmaktadır. Ayrıca, okullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri okutmaktadır.

KÜLTÜRÜ ANLAMADA DİNİ DOĞRU ANLAMANIN ÖNEMİ

Din, hem kendisi bir kültür öğesidir hem de diğer öğeler üzerinde etkisini göstermektedir .Dolayısıyla dini unutan veya öğrenmeyen insan ve toplumlar , sadece bir kültür öğesini unutmuş ve öğrenmemiş olmaz. Aksine onlar , diğer kültür unsurlarını anlamakta da zorluk çeker .Musikimizdeki, edebiyatımızdaki ve mimarimizdeki dinsel öğeler sahipsiz kalır. Böyle bir durumda kültürel zenginliklerimizin başkalarının elinde geçmesi ihtimali doğar. Nitekim, biz kıymetini anlayamadığımız için bir çok kültür varlığımız yurt dışına kaçırılmıştır. En korkuncu da, bunların önemli bir kısmı bizim insanlarımız tarafından para için satılmıştır.Dini doğru anlayamayan insanlar , kültür içerisinde sürekli değişerek yaşayan dinsel anlayışları kavrayamamaktadırlar. Onlar, bir zamanların ihtiyaçlarına göre yapılmış bazı şeyleri, dinin kendisi zannederek, değişmeye ve gelişmeye karşı çıkmaktadırlar. Aynı şekilde dinden haberdar olmayanlar da her şeyin her şekilde değişebileceğini zannederek hareket etmektedirler. Böyle olunca da bir kargaşa ortamı doğmaktadır.Oysa, dini doğru anladığımız zaman, kültürümüz içerisindeki dini motifleri daha rahat anlayabiliriz. Doğru anladığımız zaman neyin niçin ve nasıl değiştiğini veya değişmesi gerektiğini görebiliriz.

3.4. Musikimizde Dini Motifler

Türk kültüründe dini duygu ve düşünceleri anlatmak için de musiki kullanılmıştır. ilahiler, nefesler ve dini içerikli şarkılar bestelenmiştir. Sonuçta, Türk Tasavvuf Musikisi ortaya çıkmıştır. Dinin musikimiz üzerindeki etkilerine bir örnek olarak aşağıdaki ilahiyi inceleyebiliriz.

3.5 MİMARİMİZDEKİ DİNİ MOTİFLERMimari üzerinde dinin etkisi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bunun en güzel örneklerini ibadethanelerde görürüz. Bütün dinler kendi ibadethanelerini özenle ve ulaşabildikleri en yüksek ustalıklarla yapmışlardır. Bu eserler, o kültürün simgesi haline gelmişlerdir. Örneğin, Türkiye ile ilgili tanıtım resimlerinde en çokyer alan görüntülerin arasında birer sanat harikası olan camiler ve minareleri gelmektedir.

3.3. Örf ve Adetlerimizde Dini Motifler

Örf ve adetlerimiz kültürümüzün etkili öğeleri arasında yer alır. Onlar da milletimizin uzun yıllar yaşadıklarının birer ürünüdürler. Örf ve adetlerimizin oluşmasında dinin etkilerini de görmek mümkündür.Büyüklere saygı göstermek, küçüklere sevgi ile yaklaşmak. Darda olan yardım etmek. Komşular arasındaki yardımlaşmak, misafire ikramda bulunmak, hastaları ziyaret etmek. Bayramlaşmalar, kabir ziyaretleri. Allah’ın emriyle gelin alıp vermek, gelin evine Kuran hediye etmek, kurban kesmek, düğünlerde kutlamalar vb. bizim güzel örf ve adetlerimizdendir. Bunların hepsinde dinimizin öğütlerinin katkıları bulunmaktadır

3. 1. Dilimizdeki Dini Motifler

Türkler, diğer Müslüman uluslar gibi, İslam’ı Araplardan öğrenmiştir. Dolayısıyla İslam’ın anlaşılmasında ve anlatılmasında Arapça’nın önemli etkisi görülmektedir. Aynı etkiyi dilimizde de görmek mümkündür. Ancak, her millet gibi biz de İslam kendi dilimiz ile anlamayı denemişiz ve bunu da başarmışızdır .Özellikle cumhuriyetten sonra din ile ilgili bilgilerimizi Türkçeleştirme çabaları olmuştur. Bunu yaparken, dilimize yerleşmiş olan bazı dini kelime ve kavramları korumuşuzdur. Çünkü o kelime ve kavramlar , zaten bizim dilimizin birer parçası haline gelmiştir .Hatta onlara, Arapça asıllarından farklı anlamlar yükleyerek Türkçeleştirmişizdir. Namaz, oruç, ezan, ramazan, cuma, cemaat, maşallah, inşallah, teravi, selam, peygamber gibi kelimeleri örnek olarak inceleyebiliriz. Namaz ve peygamber kelimeleri İran dili olan Farsça’dan Türkçe’mize girmiştir. Ezan, ramazan, maşallah, inşallah, teravi ve selam kelimeleri Arapça kökenli kelimelerdir .Ancak, Türkçe konuşan herkes bu kelimelerin anlamlarını bilir. işte bu yüzden bunlar artık Türkçeleşmiş kabul edilmekte ve kullanılmaktadır.

1.KÜLTÜR VE KÜLTÜRÜN ÖĞELERİ

Kültür bir ulus veya toplumun tarih boyunca geçirdiği yaşantılar sonucunda oluşturduğu maddi ve manevi birikimi demektir Daha kısa bir ifadeyle kültür bir toplumun yaşam biçimidir.Kültürün öğelerini iki grupta incelemek mümkündür Birinci gruba girenlere maddi unsurlar ikinci gruba girenlere ise manevi unsurlar denir Kültürün maddi öğelerini şunlardır Sanat, mimari ve edebiyat eserleri köprüler kervansaraylar camiler müzik aletleri ve eserleri, destanlar bu gruba örnek olarak verilebilir Giyim-kuşamla ilgili öğeler ile günlük hayatta kullanılan çeşitli araç ve gereçlerde maddi kültür öğeleridir.Manevi öğeler ise şunlardır. Dil, ahlak kuralları, din, estetik anlayışlar örf ve adetler, gelenek ve görenekler, düşünce eserleri, tarih bilinci vb.Türkiye Cumhuriyeti Devletinde yaşayan bizlerin ortak kültürünün adı Türk kültürüdür Bu kültürün maddi ve manevi öğeler bizi birbirimize bağlamaktadır Özellikle vatan, bayrak, istiklal marşı gibi öğeler bizim birliğimizi simgeler.Kültürün maddi ve manevi öğelerini birbirinden ayrı görmek olanaksızdır Çünkü bunlar birbirlerinden sürekli etkilenmektedirler Ortaya konulmuş bir maddi öğenin arkasında mutlaka manevi unsurların etkisi vardır.Bütün bu kültür öğeleri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin koruması allındadır Bunun için, her Türk vatandaşının bu değerlere sahip çıkması gerekir Kültürel değerlerine sahip çıkmayan uluslar özgürlüklerini korumada sıkıntıya düşerler.

ÇAĞIN ÖLÜM TUZAKLARI

İlimle insanı, kâinat ve ötesine ulaştırmayı ve bilimin insana bakan yönünü öne çıkaran eserlerle okurlarına seslenen Altın Burç Yayınları, bu defa sosyal bir problemi ele alan bir esere imza attı. “Çağın Ölüm Tuzakları” ismiyle yayımlanan eserde sigaradan uyuşturucuya, alkolden internet bağımlılığına kadar pek çok problem, okuru kitabın içine çeken bir üslup ve gözü yormayan bir mizanpajla sunuluyor.
Kendisi de hekim olan Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan tarafından kaleme alınan “Çağın Ölüm Tuzakları”, bu tür eserlerde sıkça başvurulan “İşte bunlar kötüdür, bunlardan uzak durun!” klasik üslubuna sığınmıyor. Aksine hadiselerden zarar görenlerin bizzat fotoğrafları eşliğinde “Bu alışkanlıklara sahip olursanız ya da bu tür alışkanlıklarınızı devam ettirirseniz bu hale düşeceksiniz, karar sizin!” deme yolunu seçiyor.
Bu kitabın birkaç yıllık bir çalışma olmadığını, üniversite yıllarından itibaren özellikle sigara ve içki konusunda seminerler verdiğini, konferanslara katıldığını ifade eden Tekalan, daha sonraki yıllarda diğer kötü alışkanlıklar konusunda da uzun araştırmalar yaptığını, bütün bu çalışmalarının neticesinde eserin ortaya çıktığını ifade ediyor.
“Çağın Ölüm Tuzakları’nda, bilinen klasik kötü alışkanlıkların yanında çağın kötü alışkanlıkları denilebilecek ve her biri gerek insan sağlığına gerekse ülke ekonomisine büyük zararlar veren; sanal bağımlılık, alışveriş hastalığı, çok yeme hastalığı gibi “tuzak”lara da değinilirken bu tür alışkanlıklardan kurtulma yolları konusunda etkili reçeteler ortaya konuluyor.
Özellikle anne babalar ve eğitimciler tarafından büyük ilgi görmesi beklenen eser, NT Mağazaları ve diğer seçkin kitapçılardan temin edilebiliyor. Ayrıca kitap hakkında, yayın evinin web sitesi olan http://www.altinburcyayinlari.com adresinde de bilgiye yer veriliyor.

TUZAKLARI AŞMAK İÇİNGüzel alışkanlıklar insanı güzel ahlaklı yapar. Güzel ahlak ile donanımlı fertlerin oluşturduğu bir toplumda ise huzur vardır. Zararlı alışkanlıkların en yıkıcı hedefi toplumun huzurudur şüphesiz. Kötü alışkanlıklar, bize emanet edilen eşyanın ve bedenimizin kötüye kullanılmasıdır, yani bir suiistimaldir. Koca bir çınarı içten yiyip bitiren kurt gibi sinsi bir düşman olarak toplumu yavaş yavaş bitirir.
Zararlı alışkanlıklar, “altın tasta sunulan zehirli bal” gibidir. Özellikle gençleri tuzağına çekerken, “Bir kere denemekten ne çıkar?”, “Sen özgürsün.”, “Zincirlerini kır.” gibi ilk bakışta kulağa hoş gelen sihirli sözlerle ölümcül ağına çeker. Alışkanlık oluştuktan sonra bırakmak zaten çok zordur. “Çağın Ölüm Tuzakları”, melek kılığına bürünmüş şeytan olan zararlı alışkanlıkların gerçek yüzünü göstererek uzak durulmasını hedefliyor ve alışkanlık bir kere oluştuysa bunun hastalık olduğunu, sıradan metotlarla değil de profesyonel yöntemlerle nasıl üstesinden gelinebileceğini gösteriyor.
Her alışkanlık gibi zararlı alışkanlıklar da başlayıp gelişebileceği ortamlar ister. Kötü alışkanlıklar ise yayılma özelliği yüksek, ölümcül virüs gibidir. Günümüz insanının büyük şehirlerde iç içe yaşadığını düşünürsek durumun ciddiyetini daha iyi anlıyoruz. “Çağın Ölüm Tuzakları” kitabı, bu ölümcül tuzakların geliştiği ortamları tanıtıyor ve bu bataklıkları kurutmanın yöntemlerini gözler önüne seriyor.
Kitapta, “Kötü alışkanlıkları besleyen ortamlar nelerdir?”, “Gün geçtikçe yeni yeni türleriyle geleceğimizin teminatı ümit tomurcuklarımız yavrularımızı tehdit eden bu hastalıkların en etkili ilacı nedir?”, “Aileye, okula ve devlete düşen görevler nelerdir?”, “Teşhis ve tedavi nasıl olmalıdır?” gibi birçok soruya cevap bulabilirsiniz. Yazar eseri hazırlarken bu konuda dünyada ortaya konmuş bilgileri ve birçok eseri hallaç etmiş, yep yeni bir bakış açısıyla sunmuş. Sağlık Bakanı Prof. Dr. Recep Akdağ, Sağlık eski Bakanı Bülent Akarcalı, Sağlık Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Cevdet Erdöl, Yazar Fehmi Koru, Yazar Ali Bulaç, Prof. Dr. Naci Bostancı ve Prof. Dr. Salih Battal’ın takdim yazarak tavsiye ettiği bu eser, her evde bulunması gereken kapsamlı bir çalışma.
Kitabın hedefi, “İnsan için zararlı alışkanlıklar nelerdir?”, “Bunlardan nasıl korunulur?”, “Tedavi yolları nelerdir?” şeklindeki sorulara doyurucu cevaplar vermektir. Kökleri eski devirlere dayanan sigara, alkol, kumar ve uyuşturucunun yanında, “aşırı yeme bağımlılığı, sanal âlem bağımlılığı, seks bağımlılığı, aşırı alışveriş bağımlılığı” gibi tehlike nazarıyla bakılmayan ancak toplumun büyük bir kesimini olumsuz etkileyip derin yaralar açan yeni tuzaklara dikkat çekiliyor kitapta.
Konuları açıklayıcı resimler ve orijinal karikatürlerle zenginleştirilen “Çağın Ölüm Tuzakları”, birçok açıdan bir ilk olma özelliği taşıyor. Çocuğunu, kardeşini, eş-dost-arkadaşını zararlı alışkanlıklardan uzak tutmak isteyenler için hayatın içinden misallerin de yer aldığı eşsiz bir çalışma. Kitabın yanında armağan edilen CD çalışması, “Çağın Ölüm Tuzakları” kitabına ayrı bir zenginlik katıyor.

Kötü Alışkanlıklar Nasıl Başlar?

Gençlik ve Kötü Alışkanlıklar
Yaratılışı gereği yeniliklere ve değişime açık olan gençlerin karşılaştıkları en büyük tehlikelerden birisi, kötü alışkanlıklardır. Duygusal tabiatları ve farklılıklara olan istekleri sebebiyle kolayca kötü alışkanlıkların tuzağına düşebilirler.
Nitekim birçok zararlı alışkanlık gençlik döneminde edinilir.
Başta sigara, içki, uyuşturucu, kumar olmak üzere birçok kötü alışkanlıklar sayabiliriz. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bizleri kötü alışkanlıklardan sakındırmış, zamanımızı güzel işlerle geçirmemizi istemiştir.
Sigara hakkında mekruh, hattâ haram diyen âlimler vardır. Çünkü bu husustaki hüküm, kişinin durumuna göre değişir. Eğer geçim sıkıntısı çekiyor veya sağlığı açısından hayatî bir zarar veriyorsa elbette büyük günahtır.
Sigara içmek, en azından mekruhtur, kötü görülmüştür. Çünkü hem hiçbir faydası yoktur, hem de sağlığa zararlıdır. Üstelik kokusuyla başkasına da zarar vermektedir.
İçki ve kumarı yasaklayan kesin âyetler vardır. Peygamberimiz (a.s.m.), "Sarhoş eden her içki haramdır" buyurarak, haram olan içkinin özelliğini belirtmiştir. Buna göre, insanları sarhoş etme özelliği olan her şey haramdır.
Yine "Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır" (Tirmizi, Eşribe: 2) diyerek, önemli bir soruyu cevaplamıştır. Günümüzde bazıları, "Birada çok az alkol var. Bu da mı haram?" diyebilmektedir. İşte bu hadîs, çoğu sarhoş eden bir şeyin az dahi olsa yasak olduğunu belirtmektedir.
İçki hakkındaki bir başka hadîs de şöyledir:
"Allah içkiye, onu içene, dağıtana, satana, satın alana, üzümünü sıkana [îmal edene], kendisi için sıktırana, taşıyana ve kendisine taşınana ve parasını yiyene lânet etsin." (Tirmizi, Büyû: 58)
Burada içkiyle ilgili on grup insan lânetlenmektedir ki, sadece içmekten değil, diğer 9 gruba girmekten de sakınmamız şarttır.
Gençlerin temiz ve pâk zihinlerini aldatmak, onları kendi pis menfaatlerine âlet etmek isteyen çevreler; sigara, içki, uyuşturucu ve kumarı çekici ambalajlarla, süslü reklâmlarla sunmaktadırlar. Gençlerimizi tuzaklarına düşürüp, kendi keselerini doldurmak isteyen kimseler, kötü alışkanlıklara özendirmek için her vesileyi kullanmaktadırlar.
Oysa, gazete ve televizyonlardaki en acı ve en üzücü haberler, hep kötü alışkanlıkların sonucudur. "İçki bütün kötülüklerin anasıdır" buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), bizleri 14 asır önce uyarmıştır. Bu sese kulak verilmediği içindir ki, her gün bir sürü cinâyet, hırsızlık, gasp, trafik kazası içki yüzünden olmaktadır.
Kötü alışkanlıklardan korunmanın çaresi, iyi bir dinî bilgi alıp İslâmı yaşamaktır. Çünkü, bu tür alışkanlıklar, akıl, kalp ve ruhun aç bırakılmasından kaynaklanır. Halbuki, mânevî duygularımızı îman ve ibâdetle doyurursak, her günümüzü dinimize hizmet etmek ve güzellikleri başkalarına aktarmak gayretiyle geçirirsek, kötü alışkanlıklara ne ihtiyaç duyarız, ne de zaman buluruz.
En iyisi, kötü alışkanlıklara hiç bulaşmamak, tuzağa düşmemektir. "Canım ne olacakmış bir kere içiver, tadına bak" veya "Düğünde herkes içer" gibi teşviklerde bulunanlar, bizim dostumuz değil, düşmanımızdır. Böyle diyerek verdikleri zararın farkında bile değillerdir. O sahte gülücük ve zevkler, hem dünyada, hem âhirette gözyaşına ve azaba dönüşecektir.
Bazı düğün, yaş günü, eğlence partisi ve mezuniyet baloları; kötü alışkanlıkların tuzakları durumundadır.
Bu tuzaklara bir kere yakalanırsak, devamı gelebilir. Çünkü nefis, his, şeytan dâima kötülüğe teşvik eder.
Bunun için kötü alışkanlıkların cirit attığı yerlerden uzak durmalıyız. Kahvehâne, disko, bar gibi yerler, gençlerin dünyasını ve âhiretini karartan mekânlardır.
Bunlardan uzak durup nezih yerlerde buluşup görüşmeliyiz

Lois Armstrong

Armstrong’un çocukluğu, annesi ve küçük kızkardeşine bakarak geçti. Babası Armstrong küçük yaştayken onları terk etmişti. Resmi bir eğitim almadı ancak zeki bir çocuktu ve hayatta kalmak için gerekli “sokak bilgisini” hemen edindi. Normal işlerin yanı sıra sokaklarda şarkı söyleyerek de para kazanmaya başladı. Ancak on’lu yaşlarının başında yaşamında çok önemli bir değişiklik oldu: yılbaşı gecesi kendine ait olmayan bir silahla sokakta rastgele ateş açmak suçuyla bir ıslahevine gönderildi. Aslında müzik yaşamında profesyonelliğe burada adım attığı söylenebilir.Kariyeri : Islahevi korosunda önce şarkıcı, sonra perküsyoncu ve kornetçi olarak yer aldı. Yaşamının anlamı haline gelecek olan müzikteki yeteneği iyice gün ışığına çıkmıştı. Birkaç yıl sonra ıslahevinden çıktığında tek hedefi kendine bir enstrüman alarak müziğe devam etmekti. Para kazanmak için bir at arabasıyla kömür dağıttı. Bu arada da ödünç aldığı kornetlerle bulabildiği her grupla müzik yapıyordu. Daha yirmi yaşına gelmeden bu çabaları karşılığını buldu ve şehrin en iyi gruplarıyla çalmaya başladı. Armstrong’un müzikle ıslahevinde tanışmasının müziği üzerinde de büyük bir etkisi oldu; o zamanın caz müzisyenleri arasında yaygınlaşan tarzlardan farklı bir tarzı vardı. Bu tarzını caza kattığında ortaya çok daha süslü ve kişisel bir müzik çıkıyordu. Bu farklı genç, çok geçmeden şehrin en önemli cazcılarından biri olan Joe “King” Oliver’in dikkatini çekti ve Oliver onu müziksel bir himaye altına aldı. Oliver’la olan ortaklığı Armstrong’a birçok kapı açtı. Önce reddetse de Oliver’ın ikinci daveti üzerine Chicago’ya, onun orkestrasında çalışmaya gitti. Armstrong’un Chicago’ya gelişiyle Oliver’ın popülerliği de artmaya başladı çünkü dinleyiciler onun müziğindeki farklılığı yaratının kim olduğunu bilmeseler de dinledikleri şeyin özel olduğunu biliyorlardı. Bir süre sonra Armstrong’la grubun piyanisti Lillian Hardin arasında bir yakınlaşma oldu ve 1924’te evlendiler. Hardin, Armstrong’un yaşamındaki ikinci büyük müziksel etki oldu ve onu Oliver’ın orkestrasını bırakarak New York’a gitmeye ikna etti. Armstrong New York’ta Fletcher Henderson’ın orkestrasına katıldı ve New York’luları hayran bırakan müziğini orada da sergiledi. Birkaç yıl New York’ta kaldıktan sonra Chicago’ya geri dönerek karısının orkestrasında “Dünyanın En İyi Trompetçisi” adı altında çalmaya başladı. Takip eden bir iki yıl boyunca aralarında ünlü Hot Five ve Hot Seven session’larının da bulunduğu kayıtlar yaptı. Bessie Smith, Clara Smith ve Trixie Smith gibi zamanın en iyi blues şarkıcılarına da kayıtlarda eşlik etti. 1926’da Carroll Dickerson ve Erskine Tate’in orkestralarına katılarak iki müzisyen arkadaşıyla ortak bir klüp işletmeye başladı. 30’lara gelindiğinde artık ülkenin en aranan cazcılarından biriydi, tüm büyük şehirlerde konserler veriyordu. Bu yıllarda korneti bırakarak tamamen trompete yöneldi. Bazen orksetralarla, çoğu zaman da tek başına konser veriyordu. Los Angeles’ta Les Hite’ın, New York’ta da Chick Webb’in orkstrasıyla çalıştı. 1932 ve 33 yıllarında Avrupa’ya ilk ziyaretlerini yaptı. Sanatçıyı sadece plaklarından dinlemiş olan elit Avrupalı cazseverler onun sahnedeki fazla samimi tavırlarına ve terlemesine pek alışamadılar. 1935 yılından itibaren Armstrong, Luis Russell orkestrasına liderlik etmeye başladı. 1938’de karısından boşanarak Alpha Smith’le evlendi. 1942’de yeniden boşanıp geri kalan yaşamını birlikte geçireceği Lucille Wilson’la evlendi. Swing’in ortalığı kasıp kavurmaya başladığı 30’lu ve 40’lı yıllarda Armstrong’un kariyeri düşüş göstermeye başladıysa da sanatçı müziğindeki ustalığını doruklara taşımaya devam etti. Bu dönemde Armstrong’un yaşamına menajer Joe Glaser girdi. Müşterilerini zengin ve ünlü yapmak için her yolu deneyen bu hırslı adam Armstrong için de yoğun promosyon çalışmaları yaptı ve Armstrong için caz yıldızlarından oluşan bir orkestra kurdu. “Louis Armstrong and His All Satrs” adıyla anılacak olan bu ekiple Armstrong aralıksız dünya turneleri yapmaya başladı. Salonları istekli dinleyicilerle doldurmaya başlayan Armstrong ve orkestrası bu dönemde birçok kayıt da yaptı. Ancak geçen zaman içinde Armstrong’un dudağı zayıfladı ve sanatçı daha az bilinen yönünü, şarkıcılığını öne çıkarmaya başladı. Armstrong’un gırtlaktan gelen sesi, rahat sunumu ve mükemmel zamanlaması tüm şarkılara eşsiz bir kişilik kazandırıyordu. Sanatçının eşsiz yorumunun en güzel örnekleri “(I Want) A Butter and Egg Mn”, “Black and Blue”, “Do You Know What it Means to Miss New Orleans” gibi şarkılardır. Armstrong 1968’de “What A Wonderful World” şarkısıyla İngiltere’de 1 numaraya yerleşti. Armstrong şarkılara, kendi yazarlarını bile hayrete düşüren bir derinlik ve anlam yükleyebiliyordu. Ayrıca “scat” (sözsüz vokal seslerinin şarkı sözlerinin yerini alması) stilini başarıyla sergileyen ilk sanatçılardan biriydi Armstrong. Her ne kadar bu stili 1926’da bir kayıt sırasında söz kağıdının yere düşmesi üzerine sözleri uydurmak zorunda kalmasıyla bulduğunu söylese de, bu teknikteki ustalığı tesadüften daha fazla birşeyler olduğunu gösteriyordu. Böylece Armstrong ilerleyen yaşlarında trompetçi değil, bir şarkıcı olarak uluslararası bir star olmayı başardı. Armstrong’un dünya çapında ünlü olması ona birez eleştiri de getirdi. Amerikalı zenciler onun kendi insanları için daha fazla şey yapmasını istiyor, tavırlarını eleştiriyorlardı. Hatta sanatçı, insan hakları için yapılan gösterilere yeterince destek vermemekle suçlandı. O sıralarda 60 yaşında olan Armstrong, politikaya ayıracağı zamanı müziğe vermeyi tercih etti ve kalp rahatsızlığını basından saklayarak konserler vermeyi sürdürdü

David Bowie


David Bowie, farketmeseniz de, son 30 yilin muziginde cok onemli soz sahibi olmus bir insandir. Nirvana'sindan, U2'sundan, The Cure'una, Smashing Pumpkins'ine, dahasi Marilyn Manson'a kadar piyasa da etkisi altinda kalmayan kimse kalmadi. Kosemde pek adetim degildir, ama David Bowie'nin butun katalogunu size tanitmaya calisacagim.
Gidip kucukken cok zekiydi, erkeklerden hoslanirdi, cok cirkin bir karisi vardi, ay'a amerikalilar giderken Space Oddity diye inanilmaz karanlik muhtesem bir sarki yapti diye konuya girmek yerine, daha onceki albumlerini atlayip THE MAN WHO SOLD THE WORLD ile baslayalim. Yil 1971, elinizde Mick Ronson diye zamaninin Keith Richards'i ile yarisacak bir gitarist ve ileride Nirvana'nin coverlayacagi "Some say the view is crazy But you may adopt another point of view" diye giden bir sarki, unutmadan bir de albumun kapaginda kadin kiyafeti giyiyorsunuz. Daha superstar olmadiginiz icin "I'd rather stay here with all the madmen Than perish with the sadmen roaming free . . . I'm quite content they're all as sane as me." kelimelerini rahatlikla kullanabiliyorsunuz. Album cok ozel ve de guzel degil, ama net bir baslangic.
1972 yilinda Bowie ileride "ornek" olarak gosterilecek ilk albumu HUNKY DORY'i cikardi. Mick Ronson ve produktor Tony Visconti'nin ustalastiklari album inanilmaz klasikler ve gondermeler iceriyor. "The song for Bob Dylan" Dylan'a, "Queen Bitch" ileride Iggy Pop'unda dahil olacagi ucgenin bir ayagi Lou Reed icin yazilmis, "Oh!You Pretty Things" Bowie'nin kapilarini actigi Glam Androjen gencligi icin mukemmel bir mars, "Andy Warhol" zamaninin sanat ikonu icin, "Life on Mars?" da ileride Ziggy Stardust adini verecegi karakterin ilk adimlari, ve en onemlisi herkesi ileride yapacaklari icin hazirladigi "Changes". Suede son 6 senedir bu albumu yapmaya calisiyor, hala tutturamadilar.
Ayni yil, "I am going to be huge" demis Rolling Stone dergisine Bowie. Yine ayni yil, glam rock'in abidesi ZIGGY STARDUST AND THE SPIDERS FROM MARS'i cikardi. Bu albumle Bowie uzaydan gelen mesih Ziggy ve onun grubunu ortaya cikarir. O kadar ki, daha once bir persona'ya raslamayan rock kulturu onu gercek bir mesih gibi karsilar. Ilk sarki "Five Years" 1913/1938/197? diye net bir sekilde apokaliptik bir bakis acisiyla baslar. "Rock N Roll Suicide", "Suffregate City", "Starman", "John, I'm only dancing", "Velvet Goldmine" albumu gunumuzde hala zevkle dinlenilen sarkilari. Marilyn Manson imajindan muzigine herseyini bu albumden caldi dersem yalan olmaz.
1973 yilinda, acikcasi en kalici tarafi kapagi olan (Ziggy'nin suratindan yildirim makyaji vardir), ALADDIN SANE'i cikardi. Mick Jagger ile iliskisi o zamana mi dayanir bilemem ama "Watch that man" inanilmaz bir Keith calintisi olmasi bir yana "Let's spend the night together" cover'i da bu albumde mevcut. "Jean Genie" ve "Drive in Saturday" disinda kayda deger bir calisma degilse de, Ziggy'nin unune un katan yeni bir album oldu.Ayni yil bir darbe daha, PIN UPS. Sahsen cover albumlerinden nefret ederim, ki bu bir cover albumu. Kritiklerin hala yerden yere vurdugu ilk Bowie albumu, ne desem bos, bu albumu geciyorum.
1974 yili DIAMOND DOGS'a gelince Bowie'nin Ziggy karakterini artik oldurmek istedigini anliyorsunuz. Glam Rock'in butun olanaklarini tuketen Bowie "this ain't rock n roll, this is genocide" diye albumune baslar. "We are the dead", "Rebel Rebel" (You like me and I like it all) hep Ziggy'den kurtulma cabalaridir. Herhangi baska bir artist bu kadar populer olmus bir persona'dan (bknz Alice Cooper) kendini siyirmak istemez, gelin gorun ki Bowie 1974'de Glam Rock ve Ziggy'e veda eder.
1975 yilinda dunya hep yeni bir Bowie ile tanisir. Bowie Lennon ve Elton John ile tanismistir ve ilginc bir kararla cani black soul-funk muzige kaymak istemektedir. Buyrun YOUNG AMERICANS. Yeni imaji yuzunden basinin Thin White Duke adini verecekleri bu period bize "All night she was a young american", ve de "Fame" sarkilarini getirdi.
1976 yilinda Bowie yeni sound'una STATION TO STATION albumuyle devam etti. Acilistaki 10 dakikalik Station to Station sarkisinda "The return of the thin white duke" diye girer. Ozellikle Amerikan piyasasinin dort kolla sarildigi bu yeni sound ve album, ileride Manson'in coverlayacagi Golden Years ("Don't let me hear you say life's taking you nowhere"), TVC15'i iceren ilginc bir album. Daha bu albumden Bowie'nin bu yeni tarz'dan da sikilip yeni birseyler aramak uzere oldugu cok rahatlikla anlasiliyor.
1977 yilinda Bowie sohretinin zirvesinde sunlari yapti. Iggy Pop ile beraber uyusturucu merkezi Berlin'e tasinip orada Brian Eno ile kendini studyo'ya kapanip LOW'u yapti. Pop'un dedigine gore butun diyetleri sosis ve eroin olan Bowie/Pop ikilisi, Berlin'in onlara sunacaklari ile yikanip Pop'a Lust for Life, Nightclubbing, Sister Midnight sarkilarini yaptiracakken, Bowie ambient-rock'un ilk ornegi Sound and Vision, Always crashing in the same car, Warsawa, Weeping Wall, All Saints gibi inanilmaz sarkilara imza atti. (Hatirlatirim U2 daha bundan 16 sene daha Zooropa'yi yapmayacakti)Kritikler bu yeniden yepyeni Bowie'yi yere goge sigdiramazken, Bowie ayni sene daha buyuk bir bomba ile geri geldi. "HEROES". Bir onceki Eno/Bowie calismasindaki Bowie ustunlugu bu albumde Bowie'nin experimental'in krali Eno'ya teslim olmasi ve hayatinin albumune imza atmasina sebep oldu. "Heroes" (we could be heroes just for one day), V2 Schneider, Beauty and the Beast, Secret life of Arabia, Abdulmejit inanilmaz sarkilar. Eger Zooropa, Achtung Baby biraz ilginizi cektiyse Eno/Bowie trilogy'si tam size gore.
1978 yilinda Bowie album yapmak yerine Iggy pop'un avrupa turnesinde keyboard calmayi tercih etti. 1979 yilinda butun avrupayi dolasip Berlin'e geri dondugunde Brian Eno ile son calismasi olan trilogy'nin en ucuk uyesi LODGER'i cikardi. Sarki adlari bile kopuk, mesela Fantastic Voyage, Yasasin (evet TURKCE!!), Afrucan Night Flight, Look back in anger, Boys keep swinging...gozuken odur ki, Bowie icin Thin White Duke'u da oldurme zamani gelmistir.
Sadece 10 senede Glam, Soul ve Elektronik muzikte verdigi eserler goz onunde alinirsa Bowie gercekten 70'larin en ilerici sanatcilarindan biri. Maalesef sanatinin hicbir boyutunda 1980'den itibaren Bowie herkesten iki adim ileride degil, populer neyse onu deneyen bir sanatci oldu. 1980 yilinda yaptigi SCARY MONSTERS AND SUPER CREEPS, onun, "artik ne yapsam satiyor" devrine girdigi ilk mega-satan pop albumu. Ashes to Ashes 80'lerde ilk bir numara olan sarkisi. Dahasi bu sarkiyla Bowie, yeni oyuncagi video klip ile tanisir ve cok sever. 3 sene sonra Nile Rodgers ile yapacagi albumde cok isine yarayacaktir bu yeni oyuncak.
1983 yilinda LET's DANCE cikti. Kimse bu albume en sevdigim Bowie albumu demese de dunyada en cok satan Bowie albumu. Chic'in mimari (daha sonra Notorious, Like a virgin gibi sarkilarda da imzasi olacak) Nile Rodgers ile beraber dehset bir produksiyonla o 80'lerde cok satan mega albumlerden birini yaptilar. Aslinda Iggy Pop destekli China Girl icin bile (ki 6 yil once Berlin'de yazmislardi) deger, ama sonun baslangici burada.1984'de Blue Jean'li TONIGHT'i cikardi. Yine ayni sound, yine ayni piyasa kaygisi. Onu coktan terkeden sadik 70'lerdeki kitlesi ve ona kucak ancak 80'lerin MTV gencligi.
1987'de Bowie NEVER LET ME DOWN'i cikardiginda yaptigi muzikten cok ama cok rahatsiz bir yari-tanri ile karsi karsiya kaldik. Neden hala yaptigini bizde sorgular olduk. Kritikler ve dinleyicisi ayni anda bu albumle Bowie'yi terketti. 1993 yilina kadar Bowie solo bir album cikaramayacakti.
Arada iki tane hard rock grubu TIN MACHINE ile yaptigi albumleri direk kenara firlattiktan ve Iman ile evlendikten sonra yaptigi 1993 tarihli BLACK TIE WHITE NOISE (Yine Nile Rodgers ile amac belli yani) korkunc albumu bir kenara birakirsak, Bowie'nin 1995'de Trent Reznor ile tanismasina geliyoruz.
1995 yili ve OUTSIDE. Brian Eno ile calismasina 16 sene once kaldigi yerden devam etmeye karar veren Bowie yanina Trent Reznor'u da alip SEVEN filminde de kullanilacak Heart's Filthy Lesson'i iceren oldukca ilginc ambient-industrial bir album yapti. 11 sene sonra ilk kez hem kritikler hem de dinleyici kitlesi soyle bir kulak kabartmaya karar verdiler. Acikcasi siradan bir Nine Inch Nails kopyasiydi album, ama zamani dogruydu ve tuttu.1997 yilinda Bowie EARTHLING ile dondu. Bu albumde hem bir cesit Ziggy'i geri getirmek hem de Brian Eno/Trent Reznor soundunu korumak amacindaydi. Ozellikle 1995-96 boyunca Nine Inch Nails ile beraber turnesi ona cok ilham vermis olmali ki, bir tane daha saglam Nine Inch Nails albumu yapiverdi. Kesinlikle kotu degil tabii, ama devir NIN devri artik degildi, ve Bowie artik taklit edilmek bir yana hala birilerini taklit ediyordu.1999 yili ve beklenmedik zerafette ...HOURS albumu. Sanki butun muzikal gecmisine bakip soyler gibi "The pretty things are going to hell/They wore it out, but they wore it well" dedigi zaman, evet, nerede kalmistik dedik hepimiz.
Bowie umarim bundan sonra da eger yeni bir cigir acmayacaksa en azindan o anki populer akimlara kapilmadan HOURS tarzi icten albumler yaparsa ayakta kalmaya devam eder. Siz de Best of'larindan kacinip (ki SOUND AND VISION double best of fena diildir) koleksiyonununa bir Ziggy (suede seviyorsaniz), bir Heroes (U2 seviyorsaniz) katin, pisman olmazsiniz...

Ludwig van Beethoven



Ludwig van Beethoven (16 Aralık 1770-26 Mart 1827) Alman klasik müzik bestecisi..
Ludwig van Beethoven 1770 yılında Bonn’da mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. İlk müzik öğretmeni babasıdır. Alkolik bir müzisyen olan babasının Beethooven’a piyano eğitiminde çok sert ve acımasız davrandığı bilinir. Mutsuz bir çocukluk geçiren Beethoven, küçük yaşlarda ailesinin geçimine katkıda bulunmak için kilisede piyano çalarak çalışmaya başlamıştır.
1792 yılında Viyana’ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn’ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven’ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenlerini etkiledi.
Beethoven’ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera, Fidelio, bestelemiştir. İlk senfonisini 1800 yılında yapmıştır. 3. senfonisini, Eroica olarak da bilinir, Napolyon’a Avrupa’ya demokrasi getirdiği için adamıştır. Ancak daha sonra Napolyon kendini İmparator ilan ettiğinde bu adamayı geri almıştır. 9. senfoni ise en çok bilinen ve bugün Avrupa Birliği marşı da olan en çarpıcı senfonisidir.
Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemini başlatmıştır.
Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. Hatta hepimizin çok iyi bildiği 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir.
1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak ölmüştür ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır.

Johann Sebastian Bach

Johann Sebastian Bach

Bestecinin 1748 tarihli Haussmann tarafından yapılan portresi.
Johann Sebastian Bach (21 Mart, 1685 - 28 Temmuz, 1750) dünyaca ünlü Alman klasik müzik bestecisi ve orgcudur.
Eisenachda müzisyen bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Eserleri kendinden sonra gelen bütün klasik müzik bestecilerini derinden etkiledi. Çoğunlukla kilise için müzik yazdı. Kantat, oratoryo, dini müzik olarak, keman, çello, flüt, org ve klavsen için 300 civarında eser yazdı. Orkestra için yazdığı 6 Brandenburg konçertosu ve orkestra süitleri meşhurdur.
Yeni müzikal formlar yaratmamış olmakla birlikte, klasik Alman tarzına, özellikle İtalyan ve Fransız melodileri katarak barok tarzın en tipik örneklerini vermiş ve barok akımı en olgun seviyesine getirmiştir.
İki defa evlenen Bach'ın toplam 20 çocuğu oldu. Çocuklarının bazıları da müzisyen oldu. Leipzig'de öldü.
Konu başlıkları
1 J.S.Bach Eserlerinin Sınıflandırılması
2 Koro Müziği
3 Din Dışı Yapıtları
4 Orkestra Müzikleri
5 Oda Müziği
6 Klavsen Eserleri
//

J.S.Bach Eserlerinin Sınıflandırılması
J.S.Bach'ın eserleri BWV numaralarıyla indekslenmektedir; kısaltma Bach Werke Verzeichnis ( Bach Eserleri Kataloğu) kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Katalog, Wolfgang Schmieder tarafından derlenerek 1950 yılında basılmış; kronolojikten ziyade tematik olarak düzenlenmiştir. Örneğin BWV 525'ten BWV 748'e kadar olan eserleri org için yazılmıştır.

Koro Müziği Magnificat - 1762
Aziz Yuhanna Pasyonu - 1907
Aziz Matta Pasyonu - 1727
Noel Oratoryosu - 1905
Si Minör Missa - 1967

Din Dışı Yapıtları
Kahve Kantatı - 1735
Köylü Kantatı - 1742
40 kadar kantat

Orkestra Müzikleri
Brandenburg Konçertoları> 1-6 (1721)
4 Orkestra Suiti - (1725-1731)
7 Klavsen ve Yaylılar için konçerto
İki klavsen için 3 Konçerto
Dört Klavsen için 1 Konçerto
2 keman ve yaylılar için konçerto
iki keman ve yaylılar için re minör konçerto.

Oda Müziği
Keman ve Klavsen için 6 sonat -1720
Solo keman için 3 Sonat ve 3 Partita BWV 1001-1006
6 Viyolonsel süiti -1720
Müziksel Sunu - 1747
Trio Sonatlar
Flüt ve Klavsen için 3 Sonat
Flüt ve sürekli bas için 3 Sonat

Klavsen Eserleri
Kromatik Fantazi ve Füg - 1720
İyi Düzenlenmiş Klavye (Das Wohltemperierte Clavier) 48 Prelüd ve Füg - 1722, 1744
6 İngiliz Süiti - 1724
6 Fransız Süiti -1724
6 Partita - 1731
İtalyan Konçertosu - 1735
Fransız Uvertürü - 1735
Goldberg Çeşitlemeleri - 1741
Füg Sanatı - 1745

Wolfgang Amadeus Mozart (1756 - 1791)



27 Ocak 1756'da Avusturya'da Salzburg şehrinde doğdu. Babası Leopold Mozart, Salzburg Başpiskoposluğu Saray Orkestrası'nda keman çalan, bir çok besteler ve keman için bir metod yazan bir müzikçiydi. Oğlu Wolfgang üç yaşına geldiği zaman kendisinden beş yaş büyük olan kızkardeşi Maria Anna (Nannerl)'ın çaldığı klavsen parçalarını belleğine yerleştirip kendi kendine çalmaya başlayınca ondaki mucizevi özelliği farketti, hele bir gün minik Wolfgang'ın eline geçirdiği bir nota kağıdına daha kullanmayı bile beceremediği kocaman tüy kalemle konçerto çiziktirdiğini görünce, ona ciddi olarak klavsen dersleri vermeye başladı.
Gerçekten de Wolfgang'ın iyi bir müzikçi olmak için doğuştan olağanüstü özellikleri vardı; kulağı bir kemanda bir notanın sekizde bir kadar akort düşüklüğünü farkedecek derecede hassastı ve çirkin seslere, gürültülere karşı tepkisi ise baygınlık geçirecek ölçüde şiddetlenebiliyordu.
Zaman geçtikçe Mozart'ın müzik yanında aritmetik ve resime de yeteneği olduğu ortaya çıkıyordu. Çevrede bu harika çocuğa karşı ilginin artması üzerine, babası bu erken doğan güneşten faydalanmak, çocuklarının sayesinde para ve şöhret sağlayabilmek için, oğlunu ve kızını yanına alarak Avrupa kentlerini dolaşmaya, konserler vermeye başladı. Wolfgang klavsen, keman ve org çalmadaki ustalığıyla, her şeyden fazla doğaçtan çalışlarıyla dinleyicilerini hayrette bırakıyordu. Müzik aletlerini çalmakta gösterdiği kolaylığa denk bir kolaylıkla beste de yapmaya başladı. Beş yaşında menuet, yedi yaşında konçerto ve sekiz yaşında senfoni meydana getirdi.
"Mozart müzik sanatında ulaşılmazlığın simgesidir. Şiirde Shakespear'in olduğu gibi. Onun sanat evreninde belirişi açıklanması olanaksız bir mucizedir."
.

Antonio VIVALDI

(1678 - 1741)

Barok müziğin bir diğer popüler ismi ise Antonio Vivaldi’dir. J.S. Bach’ta çok popüler bir isimdir ancak barok dönemin simge ismidir. Antonio Vivaldi ondan farklı olarak barok müziği hiç sevmeyen kişiler tarafından bile yoğun beğeniye mazhar olmuş bir besteci ve keman sanatçısıdır. Bazı insanlar için Vivaldi denince akan sular durur, bazıları ise kendini sürekli bir tartışmanın içinde bulur. Bu genellikle klasik batı müziğiyle ilgilenen ve ilgilenmeyen kişileri ortaya çıkarır. Klasik batı müziğiyle yakından ilgilenen, bu konuda entellektüel bir birikime sahip kişiler genelde Vivaldi’ye tapınmazlar. Bu diğer “her türü dinleyen” insanların tarzıdır. Bu tapınmamanın ve tartışmanın ana nedeni Vivaldi’nin her eserinin birbirinin kopyası olacak kadar yakın benzerlikler göstermesidir. Bu tabi ki “Adamın kendine has stili var. Kendi müziğini yaratmış” diyenler kadar “Çünkü başka birşey becerememiş” diyenleri de haklı çıkaracak bir tartışmadır ve dünya döndükçe hiç durulacak gibi görünmemektedir. 11 Haziran 1669’da Venedik/İtalya’da doğan Vivaldi, tüm bu tartışmalara rağmen en eğlenceli ve dinlemesi hoş müzikleri yaratan bestecilerin başında gelir. Vivaldi’nin müziği önyargısız ilk defa dinlendiği zaman tüm zamanların en güzel müziği gibi gelebilir.
Babası St. Mark kilisesinin orkestrasında çalan usta bir kemancıydı. Vivaldi henüz kendi eserleriyle ün kazanmadan önce babasıyla birlikte ikili keman konserleri verdi ve bu konserler tanınmasında da büyük ölçüde etkili oldu.
Bir papaz eğitimi alan Antonio Vivaldi 1703 yılında resmen papazlık görevine atandı. Ama aynı yıl başka bir işe daha girdi. Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanesinde keman öğretmeni oldu. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. Venedik'teki yetimhanede verilen bu konserler bir süre sonra bir gün konseri veren kızlarla tanışmak üzere katıldığı bir yemekten sonra, ayrılırken "bu çirkin kızların tümüne aşık" olduğunu yazar. Bir süre sonra kent seçkinleri de kızlarını bu aynı yetimhane okuluna göndermeye başladılar. Vivaldi daha sonraki yaşamının hemen hemen tümünü burada geçirdi. Ne var ki operaya olan ilgisi onu sık sık Venedik'ten uzaklaştırıyordu. 1710 yılında opera yazmaya başlayan Vivaldi bundan sonra kendini özellikle opera yazmaya verdi. Bilinen 49 operasýndan 22'si saklanıp bugüne kadar gelmiştir.
Antonio Vivaldi, 38 yaşında Hesse Darkstadt Kontu’nun yanında besteci ve keman sanatçısı olarak çalışmış, bu görevi 1713 yılına kadar sürdürmüştür. Kızlar yetimhanesinde çalışırken bu okulla birlikte Avrupa’nın pek çok yerinde konser vermiştir. Burada çalıştığı süre zarfında eserlerinin bir çoğunu bu koro ve orkestra için yaratmıştır. 1725 yılından sonra tek başına konserler vermeye, konçertolar yazmaya başlamış ve Avrupa çapında büyük ün sahibi olmuştur. Antonio Vivaldi’nin hemen tüm yaratıları keman konçertosu biçimindedir. Müzik tarihinin ilk konçertolarının yazıldığı döneme rast gelir, hatta konçerto eserlerin yaratıcısı olarak kabul edilir. Bu yüzden Konçertonun Babası diye anılır. Ancak, Vivaldi herkesin zannettiği gibi sadece keman ve orkestra eserleri yazmamıştır. Kemanın yanısıra flüt, obua, fagot gibi çalgılar için yazdığı birçok konçerto ve konçerto grosso’nun yanısıra, birçok sahne kantatı ve bilinen 38 opera eseri vardır ve yaklaşık 230'u keman için olmak üzere, 450 konçerto yazmıştır.Vivaldi, kazandığı ünü yaklaşık 10 yıl sonra kaybetmiş ve 23 Temmuz 1741’ve Viyana/ Avusturya’da açlıktan ölmüştür. Yarattığı birçok unutulmaz eserin içinde en bilinen ve halen popüler olan eseri Le Quatro Stagioni dell’Anno’dur. Bu yapıtın Türkçe adı Dört Mevsim’dir. 4 ayrı konçerto eserinin toplanmasından oluşmuş bu büyüleyici eser, müzikalite ve virtüözitenin bir arada sergilediği büyük uyumla mükemmel bir müzik eserinin nasıl olması gerektiği konusunda ders verir niteliktedir.
Opera, her ne kadar Vivaldi için önemli olsa da, bugün Vivaldi'nin önemi, bestelediği keman eserlerinde yatar. Çok usta bir çalgıcı olan Vivaldi'nin keman çalışını izlemiş olan Alman gezgin Johann Friedrich Armand von Uffenbach onun için "kimse bugüne kadar böyle çalmadı ve bundan sonra da çalamaz" diyordu.
Vivaldi'nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920'den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi'nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı.

PARAGRAFLARDA ANLATIMI GELİŞTİRME YOLLARI

Anlatım tekniklerinden hangisini seçersek seçelim, asıl amacımız, duygu ve düşüncelerimizi okuyucuya ulaştırmaktır. Bu ulaştırma işinde belli metotları kullanmak zorunluluğu vardır. Bu metotlara, düşünceyi geliştirme yolları denilir.

1.TANIMLAMA:
Bir kavram veya nesneyi, ayırt edici yönlerinden ve özelliklerinden hareketle açıklamaya denilir. Bir yazının anlaşılmazsı için, yazının içinde geçen kavramların okuyucuya tanıtılması gerekir. Kavramlarla tanışmamış okuyucu, okuduğunu tam olarak anlayamaz.

Örnekleri İnceleyelim:
*Makine; insanın maddeye şekil vermesi, onu kendi emrinde kullanmasıdır. ...
*Her şeyden önce aydın; düşünmesini bilen ve düşüncelerini açıkça ortaya koyarak halka önderlik eden kimsedir...
* Asıl büyük eserler, geçici görünüşlerin ötesinde, ebedi insanlığı, ölümsüz duyguları ve hayalleri içinde yaşatmış olanlardır.
* Özgünlük; taklit etmemek değil, taklit edilmemektir.
*Dahiler; en az değil, en çok etki altında kalmış adamlardır.

2.ÖRNEKLENDİRME:
Yazıcılar, yazdıkları bazı ifadelerin daha iyi anlaşılması için, okuyucunun yakınlık hissedeceği birtakım ifadelerden faydalanırlar. Bu uygulama, okuyucu ile yazı arasında uyuşumu sağlar.

Örnekleri İnceleyelim:
* Sözlü geleneğin eserlerinin kaybolup gitmesi çok kolaydır. Bunlar, birtakım edebiyatçılar veya işin meraklıları tarafından derlenip yazıya geçirilmemiş olsaydı, ne değerler yok olup giderdi. Ahmet Kutsi Tecer'in, Aşık Veysel ile ilgili çalışmalarını hatırlayın. Ahmet Kutsi Tecer'in bu çalışması sayesinde, Aşik Veysel'in nice şiiri unutulmaktan kurtuldu. (Yazar, sözlü gelenek ürünlerinin kurtulmasında, derlemecilerin önemini Ahmet Kutsi Tecer'i örnek göstererek vurgulamaktadır)
*Toplum, sorunlarla boğuşurken, duyarlı bir sanatçının olup biteni seyretmesi mümkün mü? Sanatçı, toplumun sorunlarının çözümünde önderlik yapmayı, kişisel çıkarlarının üstünde tutar. Namık Kemal'in, Magosa'ya sürgün nedeni, sanatçının, toplumsal konuları dile getirmesi ve bunun da yönetim tarafından uygun bulunmamasıydı. Namık kemal, toplum için sürgünü göze alabilmiştir.. ( Yazar, sanatçıların toplumsal konulara olan duyarlılığını, Namık kemal'i örnek göstererek vurguluyor.)
*Bir yörede, bir bitkinin yetişebileceği ortam olması, o yörede o bitkinin illa da herkes tarafından yetiştirileceği anlamına gelmez. Ekonomik değer, yetiştirilecek bitkinin türünü belirlemede önemli bir etkendir. Rize, çay bitkisinin merkezidir. Ama son yıllarda, yeterli para kazandırmamasından dolayı, birçok Rizeli çay bitkisinden vazgeçip Kivi bitkisini yetiştirmeye başladı…. (Yazar, ekonomik değerin bitki yetiştirmekteki önemini Rize örneği ile açıklıyor.)

3.BENZERLİKLERDEN FAYDALANMA:
Yazıcı; yazısında, yazısına konu olan şeyle, kavramla veya nesne ile benzerliği bululan başka şey, kavram veya nesneleri, okuyucuya sunarsa, benzerliklerden faydalanmış olur.

Örnekleri İnceleyelim:
*Bir insanın iç dünyası hakkında bilgi edinmek istersek, o insanın dış görünüşü bize yardımcı olabilir. Bu görüşü ben katılıyorum. Bir portakalın dışı çürükse içi de mutlaka çürüktür. (Yazar; dış görüntüsü bozuk olan insanların iç dünyalarında da sorun olabileceğini, çürük portakal benzerliğiyle açıklıyor.)
*Tiyatro eserinin ruhunu aydınlatacak olan maddi vasıtaların başında dekor gelir. Romanda çevre tasviri ne ise sahne üzerinde de dekor odur.( Romandaki tasvir ile sahnedeki dekor benzerliği)
*Onun yemek yeyişini görenler, aç kurtların avlarına saldırışlarını hatırlamışlardır. (Adamın yemek yeyişi ile kurtların avlarına saldırması benzerliği)

4.KARŞITLARDAN FAYDALANMA:
Bir durumu veya kavramı anlatmanın en keskin yollarından biri de karşıtlardan faydalanmaktır. Böylece okuyucu, değerlendirme fırsatı bulur. Bu tür anlatımda, sadece, yazıya konu olan husustan bahsedilmez. Anlatılmak istenen hususun zıtları da söylenir.

Örnekleri İnceleyelim:
* İnsan; düşünen ve konuşabilen bir varlıktır. Düşünüyor olması, onun farklı davranışlar göstermesini gerektirir. Bunca kötülüğü, bu açıdan bakınca anlamak zorlaşıyor. Hayvanlar; düşünemezler ve konuşamazlar. Böyle olunca, onlardan her çeşit davranışı beklemek mümkündür? Ama insan öyle mi? (Yazar, insanla hayvanları karşılaştırmıştır)
*Romanda; söz söylemenin olduğu kadar susmanın da faydası vardır. Gerçek romancı, sözünü yeterince söyler. Geri kalan sözleri okuyucu söyleyecektir.(Yazar, söz söyleme ile susmayı karşılaştırıyor.)

5.TANIK GÖSTERME: (ALINTI YAPMAK)
Savunduğumuz duygu veya düşünceyi okuyucuya daha iyi sunabilmek için, konumuz hakkında söz söylemiş kişilerin sözlerinden faydalanırız. Bunu iki şekilde yaparız:Birinde, tanık gösterdiğimiz kişinin görüşünü alır, sonra kendi görüşlerimizi sunarız. İkincisinde ise önce kendi görüşlerimizi sunar, daha sonra tanık gösterdiğimiz kişinin sözüne başvururuz.

Örnekleri İnceleyelim:
*Alman ünlü şairi ve düşünürü Goethe; okumayı öğrenmek, sanatların en gücüdür, der. Bu, tartışma götürmeyecek kadar açık bir gerçektir.
*Bir yazar, hemencecik yazıveren bir kişi olmamalı. Çok durmalı yazılarının üstünde, onları çok incelemeli. Bualo "Ara sıra ekleyin ama çoğunlukla silin." der. Bu görüşe aynen katılıyorum.
* Yurtta sulh, cihanda sulh, diyen Atatürk'ü ve Atatürk'ün bu sözünü, hiçbir zaman unutmadım. Niçin unutayım ki... Bu bir hayat tarzı. Günümüz dünyasının çok da ihtiyaç duyduğu bir hayat tarzı.
* "İşleyen demir ışıldar." demiş Atalarımız. Rahmetli babamın üzerine güneş doğmazdı. Erkenden kalkar, Kendisi hazırladığı kahvaltısını yapar ve bahçeye çalışmaya giderdi. Doksan yaşına geldi de hala delikanlı gibidir.

6.TEKRARLAMA:
Bir yazı içinde, söylenilen görüş, başka kelimelerle bir kez daha söylenirse, tekrarlama yapılmış olur.

Örnekleri İnceleyelim:
* Sanatta, kelimenin tam anlamıyla, yeni bir şey yok. Sanat; önceden var olanların, süslenip püslenip tekrar sahneye çıkarılması işine dönüşmüş.
* Cümlelerde, sıfatların kaldırılması, cümlenin anlamını genişletir. Yani sıfatlar, cümlede anlamı daraltmak için kullanılır.

7.SORULARDAN FAYDALANMA:
Yazıcı, duygu yada düşüncelerini okuyucuyla daha samimi olarak paylaşmak isterse bu yola başvurur. Aslında, sorulan sorunun cevabını yazar bilmektedir. Buradaki amaç, yazıda akıcılığı sağlamak, okuyucuyu zihinsel olarak yazıya bağlamaktır.

Örnekleri İnceleyelim:
* Niçin yazarız? Yazmak, bir çeşit paylaşmak değil midir? Paylaşma duygusu, insanı insan yapan özelliklerdendir. Bilim adamları, bildiklerini yazmayıp insanlarla paylaşmasaydı ne kötü olurdu değil mi?
* Atatürk'ün, bu millet ve vatan için yaptıklarını kim inkar edebilir? Bu gerçek karşısında bize düşen görev, onun gösterdiği hedeflere ulaşmak için, çatlarcasına koşmaktır.

8.ÖNERME:
Yazıcının, herhangi bir konudaki görüşünü öneri olarak sunmasıdır. Yazıcı, önerisini sunduktan sonra, önerisinin dayanaklarını anlatır.

Örnekleri İnceleyelim:
* Ben, edebiyatta sosyal konuların fazlaca yer almasına karşıyım. Sosyal konuları, sosyoloji bilimi ve sosyologlar ele alsın. Edebiyatçılar, sosyal konulara dalınca, mecburen taraf oluyorlar ve edebiyatçı kimlikleri politika içinde eriyip gidiyor.
* Doğu Anadolu'da hala sanayinin kalkındırılması için çalışmalar yapılıyor. Çok denendi bu. Olmuyor işte. Bu ısrardan vazgeçip hayvancılığın en üst seviyede yapılması için bilimsel girişimleri başlatmamız gerekiyor. Hayvancılıkla beraber, hayvancılığın gerektirdiği sanayi kendiliğinden gelişecektir.

9.ISPATLAMA (KANITLAMA)
Yazar, önce fikrini sunar. Daha sonra bu önerisinin haklılığını ıspat eder. Bu yapılırken sağlam deliller kullanılır.

Örnekleri İnceleyelim:
* Edebiyat kitapları, sadece bilgi veren kitaplar değildir. Böyle olsaydı, edebiyat kitapları hiç okunmazdı. Çünkü bilginin asıl kaynağı, bilimsel eserlerdir. Demek ki okuyucu, edebiyat kitaplarında, bilginin yanı sıra başka şeyler de buluyor. Ben de böyle düşünenlerdenim. Edebiyat kitaplarını daha çok estetik ihtiyaçlarımı gidermek için okurum ben.
* Fındık üretiminde yeterince bilimsel davranmıyoruz. Fındık ağacı dikili alanlarımız artmasına rağmen, üretim artmıyor. Bu, neyi gösterir? Demek ki ilkel metotlarla üretim yapılıyor. Resmi kaynaklardan aldığımız verilere göre, bir önceki yıl fındık dikili alanlarımız % 5 artmış; ancak, üretim buna rağmen %12 oranında düşmüştür.

10.DİYALOG (KONUŞTURMA)
Olaylı türlerin temel anlatım şeklidir. Kişilerin konuşmasıyla gerçekleşir.

öRNEKLERİ iNCELEYELİM:
* - Benim kim olduğumu biliyor musun?
- Sizin kim olduğun değil, işlediğiniz trafik suçu ilgilendiriyor şu anda beni.
- Amirinle konuşmak istiyorum.
- Benim şu anda Amirim yasalardır. Yasaların ne dediğini ben sana anlatabilirim.

11.SAYISAL VERİLERDEN FAYDALANMA:
Genellikle öğretici yazılarda karşılaşılır. Yazıda, düşünceleri açmak veya desteklemek için sayısal verilerden yararlanılır.

Örnekleri İnceleyelim:
*Birçok uygar ülkede kişi başına yirmi beş metre kareye çıkan yeşil alan, İstanbul'da bir metre kareye bile ulaşamıyor.
* Patates üretimimiz sürekli düşüyor. 2001 yılında 450.000 ton olan üretim 2002 yılında 387.000 tona kadar gerilemiştir.
* Bu okul, planlı gelişen bir okuldur. Bunun sonucunda da başarı her yıl artmaktadır. 2001 yılında % 54 olan ÖSS başarısı, 2002 yılında % 72'ye yükselmiştir.

12.NEDEN SONUÇ İLİŞKİSİNİ GÖSTERME:
Yazıda, okuyucuyla paylaşılan düşüncenin nedenleri okuyucuya sunulur. Böylece okuyucunun inanma oranı artar.

Örnekleri İnceleyelim.
* Sizinle gece gündüz uğraşacağız. Çünkü biz, öğretmeniz ve bizim mesleğimizin hammaddesi sizsiniz. Sizlere biz sahip çıkmazsak kim sahip çıkacak? Bizim varlığımız, size bağlıdır.
* Kitapları seviniz. Onlar, sevilmeyi en çok hak eden varlıklardır. Kitaplar sayesinde; biletsiz, parasız gezersiniz tüm dünyayı. Bir psikologdur kitaplar bazen; bizimle dertleşirler

Şunlara Bak


Bu tasarım ilginç bir saat değil mi? Fikirleriniz için yorum gönderin

Bu sandalye güzel bir tasarım değil mi bence çok farklı ve güzel bir tasarım
siz ne düşünüyorsunuz yorum gönderin.

Sizce nasıl bir tasarım aynı hoşgeldin der gibi sizce nasıl anlatmak
istiyorsan durma yorum gönder.

Bu nasıl tasarım adam asılıyor gibi değil mi? sen ne düşünüyorsun
Yorum Gönder

Saklama Kabı

Gece Lambası

En Küçük Otel Odası

Kafatası Kask

Sabun Balon

Gül Dondurma

Sigara Şapka

Gaz Maskesi Mi?

Buzdan Buz Pateni

O Sandalye Nerde?

Piknik Alanı

Uydu Anteni

Yunus Çarşafları

Fare ne işe yarar.

Ayakkabı

Tuvalete bak

Kilite Bak

Kaşıklık

Tırnak

Otobüs

Timsah

Eksoza bak

Işıklı Ayakkabı

Harezmi


Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el Harezmi
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Git ve: kullan, ara
Muhammed bin Musa el-Harezmi

Matematik, Astronimi ve Coğrafya bilgini.
Doğumu
780Harzem, Özbekistan
Ölümü
850Bağdat, Irak
İmzası
[[Resim:{{{imza}}}none180px ]]
Ebu Abdullah Muhammed bin Musa el-Harezmi matematik, gökbilim ve coğrafya alanlarında çalışmış ünlü bir Fars bilginidir. 780 yılında Türkistan'ın Harzem bölgesinin Hive şehrinde dünyaya gelmiştir. 850 yılında Bağdat'ta vefat etmiştir.
Konu başlıkları[göster]
1 Hayatı
2 Bilime katkıları
2.1 Matematik
2.2 Astronomi
2.3 Coğrafya
3 Başlıca eserleri
3.1 Matematik ile alakalı eserleri
3.2 Astronomi ile alakalı eserleri
3.3 Coğrafya ile alakalı eserleri
3.4 Tarih ile alakalı eserleri
4 İç bağlantılar
5 Dış bağlantılar
//

Hayatı
Horasan bölgesinde bulunan Harzemde temel eğitimimini alan Harezmi, gençliğinin ilk yıllarında Bağdat'taki ileri bilim atmosferinin varlığını öğrenir. İlmi konulara doyumsuz denilebilecek seviyedeki bir aşkla bağlı olan Harezmi ilmi konularda çalışma idealini gerçekleştirmek için Bağdat'a gelir ve yerleşir. Devrinde bilginleri himayesi ile meşhur olan Abbasi halifesi Mem'un Harezmi'deki ilim kabiliyetinden haberdar olunca onu kendisi tarafından Eski Mısır, Mezopotamya, Grek ve Eski Hint medeniyetlerine ait eserlerle zenginleştirilmiş Bağdat Saray Kütüphanesi'nin idaresinde görevlendirilir. Daha sonra da Bağdat Saray Kütüphanesindeki yabancı eserlerin tercümesini yapmak amacıyla kurulan bir tercüme akademisi olan Beyt'ül Hikme'de görevlendirilir. Böylece Harezmi, Bağdat'ta inceleme ve araştırma yapabilmek için gerekli bütün maddi ve manevi imkanlara kavuşur. Burada hayata ait bütün endişelerden uzak olarak matematik ve astronomi ile ilgili araştırmalarına başlar.
Bağdat bilim atmosferi içerisinde kısa zamanda üne kavuşan Harezmi, Şam'da bulunan Kasiyun Rasathanesi'nde çalışan bilim heyetinde ve yerkürenin bir derecelik meridyen yayı uzunluğunu ölçmek için Sincar Ovasına giden bilim heyetinde bulunduğu gibi Hint matematiğini incelemek için Afganistan üzerinden Hindistana giden bilim heyetine başkanlık da etmiştir.
Harezmi'nin latinceye çevrilen eserlerinden olan ve ikinci dereceden bir bilinmeyenli ve iki bilinmeyenli denklem sistemlerinin çözümlerini inceleyen El-Kitab 'ul Muhtasar fi'l Hesab'il cebri ve 'l Mukabele adlı eseri şu cümleyle başlar :"Algoritmi şöyle diyor: Rabbimiz ve koruyucumuz olan Allah 'a hamd ve senalar olsun"

Bilime katkıları

Matematik
Bugünkü bilgisayar bilimi ve dijital elektroniğin temeli olan 2'lik(binary) sayı sistemini ve 0(sıfırı) bulmuştur.
Cebir sözcüğü de Harezmi'nin "El’Kitab’ül-Muhtasar fi Hısab’il Cebri ve’l-Mukabele” (Cebir ve Denklem Hesabı Üzerine Özet Kitap) adlı eserinden gelmektedir. Bu eser aynı zamanda doğu ve batının ilk müstakil cebir kitabı olma özelliğini taşımaktadır.
Matematik alanındaki çalışmaları cebirin temelini oluşturmuştur. Bir dönem bulunduğu Hindistan’da sayıları ifade etmek için harfler ya da heceler yerine basamaklı sayı sisteminin (bkz. onluk sistem) kullanıldığını saptamıştır. Harezmî'nin bu konuda yazdığı kitabın Algoritmi de numero Indorum adıyla Latince'ye tercüme edilmesi sonucu, sembollerden oluşan bu sistem ve sıfır 12. yüzyılda batı dünyasına sunulmuştur. Hesab-ül Cebir vel-Mukabele adlı kitabı, matematik tarihinde birinci ve ikinci dereceden denklemlerin sistematik çözümlerinin yer aldığı ilk eserdir. Bu nedenle Harezmî (Diophantus ile birlikte) "cebirin babası" olarak da bilinir. İngilizce'deki "algebra" ve bunun Türkçe'deki karşılığı olan "cebir" sözcüğü, Harezmî'nin kitabındaki ikinci dereceden denklemleri çözme yöntemlerinden biri olan "el-cebr"den gelmektedir. Algoritma (İng. "algorithm") sözcüğü de Harezmî'nin Latince karşılığı olan "Algoritmi"den türemiştir ve yine İspanyolca'daki basamak anlamına gelen "guarismo" kelimesi Harezmî'den gelmektedir.

Futbol Şov

Komik Futbol

ÖNEMLİ TELEFONLAR (İÇEL) Telefon Kodu : 324

Valilik
: 231 11 55

Emniyet İl Müdürlüğü
: 231 11 43

Kültür İl Müdürlüğü
: 231 96 29

Turizm İl Müdürlüğü
: 237 97 45

Müftülük
: 238 22 68

SSK İl Müdürlüğü
: 233 71 80

Devlet Hastanesi
: 336 39 50

Doğum Hastanesi
: 336 39 50

SSK Hastanesi
: 233 71 80

Kan Merkezi
: 336 39 50

Deftardarlık
: 237 85 25

Otogar
: 238 16 48

Belediye Başkanlığı
: 238 16 20

Milli Eğitim İl Müdürlüğü
: 238 07 78

Sağlık İl Müdürlüğü
: 238 28 10

Sanayi ve Ticaret İl Md.
: 336 70 70

Bağ-Kur İl Müdürlüğü
: 238 62 30

ANAP İl Başkanlığı
: 337 26 68

DSP İl Başkanlığı
: 238 06 06

DYP İl Başkanlığı
: 336 55 51

SP Il Baskanligi
: 232 52 00

MHP İl Başkanlığı
: 337 02 41

Teknoloji ve Tasarım Dersi Yaratıcı Fikirler

Videolar

Link Değişimleri

Link Değişimi

Site Haritası




Matbaa ve İcadı


Bilindiği gibi matbaa Johann Gutenberg tarafından icat edilmiştir. Gutenberg tek tek metal harflerle yüksek baskı tekniğini geliştirmiş. Gutenberg’in bu buluşundan sonra matbaacılık yaygın ve hızlı gelişen bir sektör olmuştur. Matbaanın ilk kez kullanılması Uzakdoğu’da başlamıştır. Bilinen ilk baskı VIII. yy’da Japonya’da yapılmıştır. İmparatoriçe Shotoko Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırmıştır.
İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı Pi Sheng (960-1297) adında bir Çinli denemiştir. Pi Sheng porselenden harfler kullanarak matbaanın gelişimine hız kazandırmıştır. Ancak çok harfli Çin alfabesinde tek tek harfler kullanarak baskı yapma nedeni hala anlaşılamamıştır. Matbaa Çinlilerden Uygurlara geçmişlerdir. Uygurların IX. yy’dan itibaren baskı yaptığı bilinmektedir. (Tun-Huang mağarasındaki buluntular.)Avrupa’da matbaacılık özellikle XV. yy’da gelişme göstermiştir. Avrupa’da matbaacılığın üssü Hollanda olmuştur. Burada ki basım tekniği tahta kalıplarla yapılmaktadır. Hattatlarca yazılan tahta kalıplar. Hakkaklarca kazınmaktadır. Kalıplar bu yönetemle üretilmektedir. Harlem kentinde ilk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Lourens Janszoon Coster’in yaptığı sanılmaktadır.
Johann Gutenberg ise çırağı Fust ile birlikte Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini uygulamıştır. Gutenberg bu çaılşmalara bilgi ve birikimlerini, Fust ise sermayesini katmıştır. İlk çalışmaları olan 42 satırlık İncil’i 1455 yılında basmışlardır. Fust ve Gutenberg işlerin yolunda gitmemesi neticesinde ortaklıklarına son vermiştir. 1462’de Nassau başpsikoposunun askerleri Mainz şehrine saldırdı. Kaçan basımcılar Avrupa’nın her yanına dağıldı.
Türkiye’de Matbaacılık
İlk Türk matbaacısı İbrahim Müteferrika’dır. Lale devri olarak bilinen dönemde 1726 yılında ilk Türk Matbaası kurulmuştur. Ülkemize matbaanın bu kadar gecikmesinin nedenleri dinsel tutuculuktan ziyade toplumun bu yönde bir isteğinin olmayışı, okur yazar oranının yüksek olmayışı, okuma alışkanlığının kazanılmamış olması, hattatlığın yaygın bir meslek oluşu ve matbaa için gerekli alt yapının hazır olmayışıdır. (Avrupa’da bir psikoposun askerlerine şehir bastırdığı düşünüldüğünde matbaanın gecikmesinin temel nedeninin dinsel tutuculuk olmadığı daha net anlaşılacaktır).
Osmanlı matbaasında basılan ilk kitap Kitab-ı Lügat-ı Vankulu (Vankulu sözlüğü)’dur. Mütefferika yaşamı boyunca 17 farklı eser basmıştır. Ancak kitapların maliyetlerinin ve buna bağlı olarak fiyatlarının çok yüksek olması matbaacılığın yaygınlaşmasını engellemiştir. Mütefferka’nın ölümünden sonra matbaa zaman zaman atıl kalsa da çalışmaya devam etmiştir. Matbaanın başına 1754 yılında İbrahim ve Ahmet Efendiler, 1783 yılından sonra Beylikçi Raşid Mehmed Efendi ve Vak’a-nüvis Vasıf Efendi geçmişlerdir.
1796 yılında Abdurrahman Efendi Mühendisane matbaasını kurmuştur. Daha sonra Üsküdar matbaası(1802) ve sonrasında Takvimhane-i Amire adında bir matbaa daha açıldı. (1831) Bu sırada Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa Bulak matbaasını kurdu. (1822) 1833 yılında ülkede 54 matbaa (15’i litografi) 1948 yılında 509 matbaa ve 1983 yılında 3537 matbaa bulunmaktaydı.
Günümüzde Türk matbaacılığı teknolojik gelişmelere bağlı olarak gelişimini sürdürmektedir. Basım sektörü Avrupa’daki emsalleriyle aynı kalitede ürünler üretebilmektedir. Hazır teknoloji üretici ülkelerden alınmakta ülkemizde başarı ile uygulanmaktadır. Ancak Türkiye bazı istinalar hariç teknoloji üretmekten uzak, fakat iyi bir teknoloji takipçisi durumundadır.

Madeni Para

1. Tarihte Para

Tarihteki ilk madeni para basımının M.Ö VII. Yüzyılda Anadolu’da Lidyalı’lar tarafından yapıldığı bilinmektedir. Tarihteki ilk madeni para olma özelliği taşıyan Lidya parası, darp suretiyle basılmıştır. Sabit bir alt kalıp üzerine konan madeni pula hareketli bir üst kalıp yerleştirerek, bir çekiçle vurmak suretiyle darp gerçekleştirilmiştir.

Tarihteki ilk madeni para basım yerinin Anadolu olması özellikle uygarlık gelişiminin göstergesi olarak oldukça önemlidir. Anadolu bu üstünlüğünü sürekli devam ettirmiştir. Dünyanın ilk büyük darphanesi Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul Simkeşhane’de kurulmuştur.

2. Hatıra Paracılığın Tarihsel Gelişimi
Hatıra para basımı, tarihsel gelişim itibariyle madeni para basımından sonra başlamış, onun bir devamı olarak gelişimini sürdürmüş ve 18. yüzyılın sonunda nümismatik bilim dalının kurulmasıyla da bağımsız bir para alanı haline gelmiştir.
Tarihteki ilk bilinen hatıra paralardan birinin, eski Yunan’da Perslere karşı kazanılan zaferin anısına M.Ö. 479 yılında tedavül parası olan gümüş Atina Tetradrahmisi’nin arka yüzündeki desenin değiştirilmesi ve söz konusu paranın çapının büyütülmesi ile basılan Atina Dekadarhmisi’dir. Roma döneminde M.Ö. 61 yılında I. Triumvira zamanında Pompei’nin zaferlerini kutlama anısına Aureus diye bilinen bir hatıra paraya rastlanmıştır. Daha sonra İmprataor Augustus’un ölümü anısına çeşitli hatıra paraların çıkarılmıştır. Roma İmparatorluğu döneminde önemli olaylar, çeşitli askeri zaferler, değişik antlaşmalar için hatıra paralar çıkarılmıştır. Çıkarılan hatıra paralar genel olarak tedavülde bulunan paralardan bazılarının arka yüzlerinin değiştirilmesi, varolan paranın boyutlarının değiştirilmesi veya tümüyle o konuya özel bir paranın basılması suretiyle yapılmıştır. Bizans döneminde de, yine çeşitli önemli olayları anmak, kazanılmış zaferleri kutlamak anısına hatıra paralar çıkarılmıştır. Bizans’ta çıkarılan hatıra paralar tedavül paraların değiştirilmesi suretiyle değil, doğrudan gümüş ve altından olmak üzere ayrı hatıra para olarak basılmıştır. Bu hatıra paralar Constantinople Darphanesi’nde basılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda özel bir hatıra para uygulamasından söz etmek oldukça zordur. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında görülmeye başlanan “seyahat paraları”nı bu kapsamda değerlendirmek olanaklıdır. Örneğin; Sultan II. Mahmut’un Edirne ziyareti nedeniyle 24. Culus yılında Memduhiye Altını tarzında basılmış olan Edirne Seyahat Altını; Sultan Abdulmecid’in Edirne Seyahati nedeniyle bastırılan seyahat altını; Sultan Abdulaziz’in Bursa seyahati için bastırılan altın ve gümüş seyahat paraları; Sultan V. Mehmed Reşad’ın Bursa, Edirne, Kosova, manastır ve Selanik seyahatleri için altın gümüş olarak bastırılan seyahat paraları bunlara örnek olarak verilebilir.

3. Nümüsmatik Biliminin Tarihsel Gelişimi
Nümismatik sözcüğü, para anlamına gelen Latince nümisma sözcüğünden gelmektedir. Para, madalya ve jetonların betimlenmesi ve tarihiyle uğraşan bilimdir. İlk antik para koleksiyonları, Rönesans döneminde, Roma ve Yunan tarihindeki ünlü kişilerin portrelerini araştıran hümanistler tarafından oluşturuldu. Bu koleksiyonlara zamanla eski siteler tarafından bastırılan, yorumlanması daha güç paralar da katılmaya başladı. Daha sonraları, Yeniçağ para ve madalyaları da toplandı. Tüm bu nesnelerin anlaşılması ve sınıflandırılması, nümismatik biliminin temelini oluşturur. G. Budé’nin De asse (1514) adlı yapıtından bu yana, paraları her yanıyla ele alan birçok inceleme yayımlanmıştır.
Nümismatik, 18. yüzyıl sonundan itibaren Arkeoloji bilim dalının alt bilim dallarından biri haline gelmiştir. Bu bilim dalı; madeni paraların (sikkelerin) tarihsel geçmişi, taşıdıkları özellikler, basım teknikleri, basıldıkları madenlerin özelliği, üzerlerinde bulunan yazı ve figürlerin analizi, paranın basıldığı dönemin ekonomik, toplumsal ve siyasal yapısının araştırılması gibi çok değişik konuları kendisine ana konu olarak seçmiştir.
Nümismatik bilimi; arkeoloji, paleografi, din tarihi, mitoloji, kronoloji, metroloji, coğrafya, ekonomi, ekonomi tarihi, siyasal tarih, sosyoloji gibi bilim dallarıyla çok yakın ilişki içinde bulunur.


Fatih Sultan Mehmet Tarafından 882 Yılında Bastırılmış Altın Sikke
KAYNAK: İbrahim Artuk, “Nümismatik İlmi ve Faydalarına Kısa Bir Bakış”, Türk Nümismatik Derneği Bülteni, Bülten No.9, İstanbul, 1982, s.10.



Nümismatik biliminin ana konusu olan sikkeler bizlere aşağıdaki yararları sağlar:
Kaybolmuş uygarlıkların, kentlerin ve yerleşim yerlerinin kesin olarak belirlenmesine katkı sağlar.
Özellikle tarihsel süreç içinde egemenliği elinde tutmuş kişilerin ve ailelerin soylarını bildirir.
Çeşitli nedenlerle tarihsel süreç içinde yok olmuş anıt ve yapılara ilişkin kanıtlar sunar.
Yerleşim yerlerine, yönetenlere verilmiş ad ve unvanları gösterir.
Hükümdarların saltanatlarının başlangıç tarihlerinin, almış oldukları unvanların ve sanların, dönemleri boyunca yaptıkları işlerin, kazandıkları zaferlerin ya da yenilgilerin kesin biçimde belirlenmesine yardım eder.
Soyu tükenmiş bitki ve hayvanların varlıklarını bildirir ve kanıtlar.
Sikenin basımında kullanılan madenin türüne göre o toplumun, o dönemdeki ekonomik durumu konusunda ciddi ipuçları sağlar.
Yazılı tarihlerde anlatılan olayların kanıtlanmasına yardım eder.
Sikkenin basıldığı dönemin dinsel inançları konusunda bilgi verir.
Sikkeyi basan devletin egemenlik alanlarının tespitinde ciddi delil niteliği taşır.
Türkiye’de nümismatik biliminin gelişime bakıldığında; Abdüllatif Suphi Paşa (1818-1886), ilk Türk nümismatı olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk nümismatik tarihi açısından önem taşıyan diğer bazı adlar şöyledir:
İsmail Galib Bey (1848-1895)
Halil Edhem Eldem (1861-1938)
Ahmed Tevhid (1869-1940)
Behzat Haki Butak (1891-1963
George Carpanter Miles (1904-1975)
Cüneyt Ölçer (1925-1990)
Nümismatik (para) bilimi, koleksiyonculukla koşut bir gelişim içindedir. Koleksiyon, sözcük kökeni olarak Fransızca collection sözcüğünden gelmedir ve Türkçe’de de koleksiyon olarak kullanılmaktadır. Koleksiyon sözcük anlamı olarak; “öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü, derlem” anlamına gelmektedir. Cumhuriyet dönemi madeni paralarının ve hatıra paralarının koleksiyonunu yapmak konusunda daraltıcı, sınırlayıcı veya yasaklayıcı herhangi bir yasal düzenleme söz konusu değildir. Ancak, Cumhuriyet öncesi dönem ait sikkelerin koleksiyonu, devri ve satışı 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na tabidir. Anılan Yasanın 23’üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin 4’üncü fıkrası uyarınca; Osmanlı Padişahlarından Abdülmecit, Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, V. Mehmet reşat ve Vahidettin’e ait aynı çağdaki sikkeler, bu Yasaya göre tescile tabi olmaksızın yurtiçinde alınıp satılabilirler. Yasanın bu hükmünden de açık olarak görüldüğü üzere, bu belirtilen padişahlar dışındaki dönemlere ait sikkelerin anılan Yasanın 7’nci maddesine göre tescil işlemine tabi tutulmaksızın yurtiçinde alınıp satılması yasaktır. Bir başka deyişle, para koleksiyonculuğu ile uğraşanların, 2863 sayılı Yasayı ve bu yasa kapsamında çıkarılmış yönetmelikleri çok iyi bilmeleri ve bunlara uygun olarak koleksiyonlarını yapmaları gerekir. Ancak, daha öncede belirtildiği üzere, Cumhuriyet dönemi madeni paraları ve hatıra paraları için şu anda 2863 sayılı Yasa kapsamında herhangi bir tescil işlemi veya sınırlayıcı hüküm söz konusu değildir.
Para koleksiyonculuğu, dünyanın özellikle çok gelişmiş ülkelerinde (ABD, Kanada, İngiltere gibi) oldukça yaygındır. Anılan ülkelerdeki nümismatik derneklerine veya örgütlerine çok sayıda insan üyedir. Ciddi anlamda para koleksiyonculuğu, derin bir kültürel altyapıyı, yoğun araştırma yapmayı, nümismatik biliminin ortaya çıkardığı gerçekleri yakından izlemeyi, arkeolojik alanda yürütülen çalışmalarla yakından ilgilenmeyi zorunlu kılan bir uğraştır. Para koleksiyonculuğu, sadece ekonominin kıtlık (nedretlik) kuralından yola çıkılarak salt bir servet biriktirme olgusu olarak yürütülemez. Bu uğraş; insanın çok yönlü olarak kendisine yatırım yapmasını ve kendisini geliştirmesini zorunlu kılan özel nitelikli bir uğraştır.
Türkiye’de para koleksiyonculuğu gelişmekte olan bir uğraştır. Henüz yeteri düzeyde yaygınlık kazanmış bir uğraş değildir. Şu an için gelişmiş ülkelerdekiyle karşılaştırılmayacak ölçüde çok az sayıda insan tarafından para ve hatıra para toplanmaktadır. Güncel hatıra para koleksiyonculuğu Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü önderliğinde sürdürülmektedir. Hatıra para koleksiyonu yapmak isteyenler Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü Koleksiyon Servisine üye olmaktadırlar. Buraya üye olanlar; çıkan hatıra paralardan öncelikli olarak ve sürekli biçimde haberdar edilirler. Ayrıca, kontenjanlı olarak sınırlı sayıda üretilen hatıra paraları ve hatıra paralı Darphane ürünlerini sadece üyelerin alması olanaklıdır.
Türkiye’de para koleksiyonculuğunun gelişmiş ülkeler düzeyine gelebilmesi için başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, üniversitelere, yazılı, görsel ve işitsel iletişim organlarına, müzelere, özellikle bankacılık ve finans alanında etkinlik gösteren büyük kamu ve özel kesim kurum ve kuruluşlarına büyük görevler düşmektedir.

4. Cumhuriyet Dönemi ve Hatıra Para
Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, madeni ilk paralarını 1924 yılında basmıştır. Tedavüle çıkarılan ilk madeni paralar; 100 Para, 2 ½ Kuruş, 5 Kuruş, 10 Kuruş olmak üzere dört paradan oluşuyordu. Bu seriye 1925 yılında 25 Kuruş eklenmiştir. 100 kuruş ve 1 Lira 1934 yılında tedavüle sürülmüştür. 1 Kuruş ve 50 Kuruş ise, 1935 yılında tedavüle çıkarılmıştır. Cumhuriyet döneminin en küçük madeni parası olma özelliğini taşıyan 10 Para ise ilk kez 1940 yılında basılmıştır. Bu en küçük küpürlü madeni para, 1941 ve 1942 yıllarında da basılmıştır. Madeni para serisine 1960 yılında 2 ½ Lira katılmıştır. Madeni 5 Lira 1974 yılında, 10 Lira 1981 yılında, 20 Lira 1984 yılında, 25 Lira 1985 yılında, 50 Lira 1984 yılında, 100 Lira 1984 yılında 500 Lira 1989 yılında, 1000 Lira 1990 yılında, 2500 Lira 1991 yılında, 5000 Lira 1992 yılında, 10.000 Lira 1994, 25.000 Lira 1995 yılında, 50.000 Lira 1996 yılında, 100.000 Lira 1999 yılında, 250.000 2002 yılında Lira yılında tedavüle çıkarılmıştır.
Cumhuriyetin kuruluşundan 1970 yılına kadar hatıra para olarak herhangi bir para çıkarılması söz konusu olmamıştır.
1264 sayılı Madeni Ufaklık ve Hatıra Para Bastırılması Hakkında Kanun, 28.05.1970 tarihinde TBMM’de kabul edilmiş ve 06.06.1970 tarih ve 13512 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Söz konusu Yasanın 1’inci maddesi uyarınca; Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı memleket ekonomisinin gelişimine paralel olarak tedavüle gereği kadar madeni para çıkartmaya yetkilidir. Milli ve milletlerarası önemli tarihi, bilimsel, kültürel ve sanat olayları ile anmaya değer diğer olay ve günleri belirtmek ve muhtelif alanlarda ün yapmış Türk büyüklerini anmak amacıyla ve Hükümetçe lüzum ve faydası takdir edilecek diğer sebep ve vesileler dolayısıyla madeni hatıra para da çıkartılabilir.
Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, Hazine birimleri Maliye Bakanlığı’ndan ayrılana kadar Maliye Bakanlığı’nın ana hizmet birimlerinden birisi olarak 2996 sayılı Maliye Vekaleti Teşkilat ve Vazifeleri Hakkında Kanun çerçevesinde görevlerini yürütmekteydi. Hazine birimlerinin 1983 yılında Maliye Bakanlığı bünyesinden ayrılarak Başbakanlığa bağlı Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı haline getirilmesiyle birlikte Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü de anılan Müsteşarlığa bağlanmıştır. Bunun üzerine çıkarılmış olan 234 sayılı Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğünün Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarılmıştır. Söz konusu KHK’nin “Görev” başlıklı 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca, ilgili yasalar gereğince Hazine Müsteşarlığı’nca tedavüle çıkarılması kararlaştırılan madeni ufaklık para ve madeni hatıra paraları basmak ve dağıtmak görevi Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’ne verilmiştir.
Hatıra para çıkarılması, 1264 sayılı Yasanın birinci maddesinin ikinci fıkrası hükmü ile hukuki çerçevesine kavuşmuştur. Bu hukuki ve yasal çerçevenin oluşmasından sonra Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, ilk hatıra para olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi 50. Yılı anısına aşağıda özellikleri gösterilen parayı çıkarmıştır. Bu para Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk hatıra parası olma özelliğini taşıdığı için önemlidir.

Nominal Değeri
25 Lira
Satış Fiyatı
25 Türk Lirası
Madeni
Gümüş 830
Azami Baskı
100.000
Çapı
32.00 mm
Yurtiçi
100.000
Ağırlığı
15.00 gr
Yurtdışı
Baskısı Yok
Kalınlığı
2.35 mm
Satılan Adet
23.420
Baskı Özelliği
Normal
Yurtiçi Satışı
23.420
Kenar Özelliği
Tırtıllı
Yurtdışı Satışı
Yok
Sanatçı
Avni KUMUK
Tedavül Süresi

Sanatçı İmzası
Var



Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü tarafından 1970 yılından 29 Ekim 2003 yılına kadar yurtiçinde çıkardığı hatıra para sayısı 353 adettir. Bu sayıya yurtdışına yaptığı hatıra paraların bazıları ile hatıra para setleri dahil değildir. 1970 yılından bu yana 18 adet hatıra para seti çıkarılmıştır.
Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, genç kuşaklara eski paraların tanıtılması ve o dönem tarihinin anımsatılması amacıyla Cumhuriyet Dönemi tedavül madeni paralarını orijinal kalıplarını kullanarak kıymetli madenden (altın ve gümüş) yeniden basmaya ve Nostalji adı altında hatıra para seti olarak satmaya başlamıştır. Bu kapsamda ilki 2000 yılında 7’li set halinde; 100 Kuruş (1934) gümüş, ½ Kuruş (1948) altın, 1 Kuruş (1949) altın,
2 ½ Kuruş (1950) altın, 25 Kuruş (1951) altın, 2 ½ Lira (1965) gümüş, 5 Lira (1975) gümüş olarak piyasaya sunulmuştur. Bu seriyi, 2002 yılında tamamı gümüş olarak ve yine orijinal kalıplar kullanılarak basılan 1935 yılının 5 madeni parasından oluşan 1935 Yılı Nostalji Seti izlemiştir. Nostalji setlerinin üçüncüsü Cumhuriyetin 80’inci yılının kutlanacağı 2003 yılında çıkarılacak ve bu sette 1936-1950 arasında tedavül etmiş 13 adet madeni para yer alacaktır. Söz konusu paralar, önceki nostalji setlerinde olduğu gibi yine orijinal kalıpları kullanılarak ve 925 ayar gümüşten basılacaktır.
Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü, 1264 sayılı yasanın çıktığı 1970 yılından bu yana Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümlerini değişik ve çok özel nitelikli hatıra paralarla anmış ve tarihe iz düşmüştür. 1970 yılından itibaren Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümü kutlamaları anısına çıkarılmış olan hatıra paralar şöyledir:
Yıl
Konu
Değer
Maden
Baskı Adedi
1973
Cumhuriyetin 50. Yılı
50 Lira
Gümüş 900
68.730
1973
Cumhuriyetin 50. Yılı
100 Lira
Gümüş 900
64.885
1973
Cumhuriyetin 50. Yılı
500 Lira
Altın 22x6
14732
1973
Cumhuriyetin 50. Yılı
500 Lira
Altın 22x6
14.732
1983
Cumhuriyetin 60. Yılı
3.000 Lira
Gümüş 925
1.544
1993
Cumhuriyetin 70. Yılı
50.000 Lira
Altın 22x7.2
950
1998
Cumhuriyet ve Lozan
3.000.000 Lira
Gümüş 925
2.640
1998
Cumhuriyet ve Gençlik
3.000.000 Lira
Gümüş 925
4.492
1998
Cumhuriyet 2000
3.000.000 Lira
Gümüş 925
1.810
1998
Cumhuriyet ve Kadın
3.000.000 Lira
Gümüş 925
2.646
1998
Cumhuriyet ve Çocuk
3.000.000 Lira
Gümüş 925
1.989
1998
Cumhuriyet ve Devrimler
3.000.000 Lira
Gümüş 925
1.801
1998
Cumhuriyetin 75. Yılı
25.000.000 Lira
Altın 22x7.2
1.752
2003
Cumhuriyetin 80. Yılı
15.000.000 / 20.000.000 Lira
Gümüş 925
-

Cumhuriyetin 50. Yılı Hatıra Paraları (1973)
Cumhuriyetin 60. Yılı Hatıra Parası (1983)
Cumhuriyetin 70.Yılı Hatıra Parası (1993)
Cumhuriyetin 75. Yılı Hatıra Paraları (1998)
Cumhuriyetin 80. Yılı Hatıra Paraları (2003)


5. Sonuç
Bir çağdaşlaşma ve yaşam biçimi olan Atatürk Devrimlerinin en önemlisi olan Cumhuriyet, her alanda Türk yurttaşlarını olumlu yönde etkilemiş ve geliştirmiştir. Bu kapsamda, nümismatik alanında da, bizzat ulu önder Atatürk’ün talimatlarıyla büyük hamleler yapan arkeoloji biliminin gelişimine koşut olarak büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Arkeoloji ve nümismatik alanında yaşanan gelişmenin ülkemizdeki para koleksiyonculuğuna da olumlu etkilerinin olması beklenmektedir. Bu olumlu gelişmenin olabilmesi için, bu alanda önderlik yapan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü büyük çaba göstermektedir. 1970 yılından itibaren başlayan hatıra para emisyonunun dünya standartlarında bir boyut ve nitelik kazanması için ileri teknoloji ürünü hatıra para üretim makinelerine ve sistemlerine sürekli yatırım yapmaktadır. Ayrıca, ülkemizdeki hatıra para koleksiyonculuğunun yaygınlaşması için gereken her türlü bilgilendirme ve yardım işlemini yapmakta; koleksiyon ürünlerinin daha çekici, daha nitelikli ve daha çeşitli hale gelmesi için sürekli çaba göstermektedir. Bu alanda gelişmiş ülke düzeylerine gelinebilmesi için başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere, tüm üniversitelerin, müzelere, yazılı, görsel ve işitsel tüm basın ve yayın organlarının, kamu ve özel tüm büyük boyutlu kurum ve kuruluşların Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü’nün bu çabasına katkı sağlamaları gerekir.